Wednesday, December 28, 2005

Ne kadar istesek de güzel giden şeyler sürekli olmuyo maalesef. Birşeyin gidişinden memnunsam aynı zamanda, bir süre sonra bu şekilde olmayacağını bilmekten de memnun olmuş oluyorum. Esasında hissetmek istediğim bu mu değil tabi ki de.. Biteceğini bile bile bir filmi izlemeye başlamanız (hem de kaptırmış ve bittiğinde isyan etmeye hazır şekilde ama isyan etmeye hakkınız yoktur), biraz sonra gideceğini bildiğiniz halde sevgilinizin gözlerine son bir kez bakmanız gibi bişey bu. İsyan etmeye hakkım olduğunu düşünmüyorum.Çünkü biliyorum ki bitecek ve biliyorum ki gidecek. Kendime de engel olamıyorum işte..Aslında hakkım olmaması sebebinden de yalnızca "keşke" ler anlatıyo çoğu zaman herşeyi.KEŞKE diyorum bitmese ve KEŞKE diyorum gitmese..Ama her defasında keşkelerle başbaşa bırakıyolar beni... Ya bilmiyorum her ne yapmaya çalışıyolarsa çalışsınlar ama hiç farketmez açıkçası..Madem içimden geldiği gibi yazıyorum buyurun "tınlamıyorum!!"..Herkesten önce vardım ve bazı şeyler benim hayatımdaydı...Ne değişti birkaç eklentiden başka hiçbişey ..Ben hala varım ,onlar hala benim hayatımda, yenileri ekleniyo mu, her daim buyur edebilirim....Ve burdaydım burda da olucam, nerde olacağıma ben karar verdim yine ben vericem....
Belki de benimki, keşkelere inat, bitmesin diye çikolatanın son parçasını yememe çabası..Bu gayreti göstericem ..Ama sırf gördüğüm eğer bir düşse bile en azından gerçek yüzünü görmeyim benim en başta düşündüğüm şu "iyi giden" lerden olsun diye..Yoksa kesinlikle başka bişey için değil...

Saturday, December 24, 2005




Yeni birşeyler yaparken güvendiğiniz arkanızı yasladığınız kişilerin, yada kurumların işte her neyse, bir anda sizi yarı yolda bırakması nasıl bir duygudur...İşte artık bunu biliyorum..Birlikte çalıştığım diğer arkadaşlarımın da çok kötü hissetiklerini tahmin ediyorum, bunun ötesinde eminim.. Buna rağmen acaba ben mi abartıyorum diye düşündüğüm o kadar da kızma adamlara dediğim zamanlar olmadı mı, tabi ki de oldu..Yine de kızıyorum işte..


Wayy be sonunda yazımız bi yerlerde yayınlanacak tarzında bi düşünceydi belki de heyecan verici olan pek ekstrem bişey olmamsına rağmen, belki de bu değil de annemin "Olsun kızım sen yine de bi getir de görelim..Biz zamanında hiç böyle şeyler yaşayamadık" demesiydi.Bana heyecan verici gelmiyordu da işte annem böyle deyince daha da şevkleniyordum..Bir beklenti olmuştu artık..
Her neyse sonuçta kendi imkanlarımızla da olsa bastırdığımız şu acizane bültenimizden bahsediyorum.Yeni elime geçti ve baktım okudum biraz..Neden bahsedecektim unuttum gerçi ama yazıyorum işte aklıma gelir diye zamanı geçiriyorum..Çaktırmayın..Bir şekilde çıkardık madem ve madem profesyonel(!) olmadı e burdan bari yazalım yazılarımızı...O kadar da kırptılar be kardeşim bari kuşe kağıtta kırpılsaydı..;)
*******************************************************



AB Müzakere Sürecinde Türkiye Ekonomisi

Avrupa Birliği, tek para birimi ve kişilerin, hizmetlerin, malların ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu dinamik bir tek pazar yarattı.Toplumsal gelişme ve adil rekabet yoluyla mümkün olduğunca çok kişinin bu pazardan yararlanmasını sağlamak için gayret göstermeyi hedefliyordu.1986'da imzalanan Avrupa Tek Senedi, Avrupa devletlerinin ekonomik düzeylerinin birbirine paralel düzeyde olmasını sağlamak ve para birimleri arsındaki kur dalgalanmalrını ortadan kaldırma ihtiyacını ifade ediyordu.Fakat işgücü ve malların serbest dolaşımına dayalı bu Tek Pazar, ilgili paraların değerleri düştüğünde düzgün işlemeyecekti.Bu nedenle Maastricht Anlaşması'nda ekonomik parasal birliği gerçekleştirme planı yer aldı.Maastricht Kriterleri ekonomik ve mali disiplini sağlamaya yönelikti.

AB'ye girmemiz durumunda ekonomik boyutta neler olabileceğine dair birbirinden farklı birçok görüş belirtildi.Birliğe girmenin bir zorunluluk olduğunu düşünenler de vardı, entegrasyon çabalarının boş bir uğraş olduğunu söyleyenler de...AB üyeliğiyle beraber Türkiye'nin kısa süre içerisinde milli gelirini arttırmasını beklemek gerçekçilikten uzaktır.Bunun yanında enflasyon oranlarında hızlı bir düşüş, tarım ve sanayi gelirlerinde büyük artışlar, bunlara bağlı olarak da halkın temel refah seviyesinde yükselme beklemek de milli gelir konusunda düşülebilecek hatayı yinelemekten öteye geçmez.

Yukarıda bahsedilen ve bir ülkenin temel ekonomik göstergelerinde istikrarı sağlamak için AB'nin ortak bütçesinden ayırmış olduğu fonların kullanımı ayrı bir önem kazanmaktadır.Birlik, mali destek yapacağı ülkeleri belirli kriterler altında inceleyerek, ekonomik yetersizlikleri farklılık gösteren ülkeleri "hedef bölgeler" statüsü kapsamında gruplandırmıştır.Türkiye, bu gruplandırmada "kalkınmada geri kalmış bölge" olarak nitelendirilmiştir.Burada kalkınmada geri kalmış bölgeden kasıt; kişi başına gayri safi yurtiçi hasılanın AB ortalamasının %75 inin altında olmasıdır.Birlik tam üyelik durumunda fonları serbest bırakmak yerine ülkelerden fonların verimli kullanımı için proje geliştirmelerini istemektedir. Türkiye, örneğin; sulama, tarım, belediye işleri alanlarında somut ve çözüme dayalı projeler üretmesi halinde bu fonlardan yararlanabilecektir. Ayrıca AB Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başladığı 3 Ekim öncesi işsizlik sorununu çözmeye yönelik mali desteğine başladı, çünkü tam üyelik halinde Türkiye'nin ekonomik kalkınması sadece AB'nin vereceği mali kaynaklardan sağlanmayacaktır.Avrupa Birliği; anayasal, demokratik değişiklikler ve reformların daha kolay yerleşmesi, Mesleki Eğitim Geliştirme Projesi (MEGEP) ve Aktif İşgücü Programı'nın maddi fonunun karşılanması için 80 milyon YTL'lik (80 trilyon) yardımda bulunmayı taahhüt ediyor. Avrupa Bİrliği'ne üyeliğimizin kesinleşmesi halinde; ülke ekonomisindeki dalgalanmaların giderilmiş ve güven veren bir seviyeye gelmiş olması bir yeterlilik unsuru olarak görülecek, bu sayede yabancı yatırımcılar kaynaklarını ülkemizde harcamaktan çekinmeyecektir.


Ülkemizdeki işsizlik sorununun çözümü için düşünülen "işgücünün serbest dolaşımı" konusu, tam üyelik halinde hemen gerçekleşecek bir durum değildir.İşgücünün serbest dolaşımı konusunda bir sınırlama veya bir süreç belirlenmesi muhtemel olasılıklardandır.Çünkü; Avrupa Birliği ülkeleri kendi ülke ekonomilerindeki işgücü kaybını gidermeye çalışırken diğer yandan yeni bir işgücü istihdamını sağlayacak ortam hazırlamaya maddi fon ayıramayacaktır. Ülkemizdeki tarım sektörünün yurtiçi milli hasılaya etkisinin fazla olmaması bir dezavantaj olarak ortaya çıkmaktadır.Tarım sektöründe Avrupa devletleri standartlarına ulaşıldığı takdirde ülkemiz uluslararası alanda rekabet gücünü arttıracaktır.


Mevcut durumlar göz önüne alındığında birliğe üyelik için çok önemli adımlar atılmış bulunuyor.Hükümet uyguladığı yapısal reformları sürdürdüğü takdirde, makroekonomik performansın etkinliği açısından son yıllarda yakalanan ivme devam edecektir.Bununla alakalı olarak; uygulanan ekonomik program dolayısıyla Kredi Derecelendirme Kuruluşları yaptıkları değerlendirmede Türkiye'nin notunu artmış ifade etmektedirler.


Kısacası; Avrupa Birliği'ne girmemiz halinde Türkiye için birçok olumlu ekonomik gelişme yaşanacağı açıktır.Öyle ki; sadece müzakere tarihi alabilmek için dahi yerine getirmemiz gerekenler sonucu elde edilen bir yekun var.Bunun getirdiği sosyo-ekonomik güven ortamı ve bu ortamın mevcudiyeti dolayısıyla yapılan yatırımlar var.Yinelemek gerekirse, unutulmaması lazım gelen birşey varsa o da şu ki; AB'nin mali desteğiyle bir şekilde iyileşme yaşanacaksa, Türkiye bu bağlamda AB'nin kaynaklarını en verimli şekilde kullanmalı ve bunun paralelinde verimli bir ekonomik politika sürdürmelidir.


KAPKAÇ IN ARKASINDA PKK VARMIŞŞ...HADDE CANIM CİDDEN Mİ?..

Academy için zamanında karalamıştık bikaç bişey ama burda yokmuş.Malum o zamnlar yazmazdık böyle blog falan..Madem artık mekanın bu boyutundayız......
*******************************
SİVİL TERÖR
Bir milletin kaderinde rol oynaayn en önemli etkenlerden birisi de kuşkusuz sınırlar içerisindeki huzur ve güven ortamıdır.Zira, birçok deneyimle kanıtlanmıştır ki bir ülkeyi yıkmanın, bölmenin en etkili yolu yaratılan iç karışıklıklardır.
Günümüzde içsel ya da dışsal birçok tehdit altında yaşıyoruz ya da yaşama mücadelesi veriyoruz.Bu tehditlerden, içinde bulunduğumuz zaman itibarıyle en göze çarpanı, oranı gittikçe artan ve önüne geçilemez bir hal almaya doğru hızla ilerleyen hırsızlık ve kapkaç terörü...Hergün yeni bir maskeyle, yeni bir yöntemle karşımıza çıkan olaylar en güvenli saydığımız evlerimizin dahi kilidini kırmış durumda.Bu sorunu "Kapkaç ya da hırsızlık OLAYLARI" olarak değil, birçok yerde kullanılan şekliyle yani "Kapkaç ve hırsızlık TERÖRÜ" olarak ele aldım çünkü gerçekleşen faaliyetlerin terör kelimesinin anlamıyla tam olarak örtüştüğünü düşünüyorum.
Savaşların meydalardan masa başlarına, oradan zihinlere, psikolojilere taşındığı bir dönemdeyiz.Bu bağlamda psikolojik savaşı ele alarak esasında savaş kavramının en tehlikelisine denk gelmiş bir nesiliz diye düşünüyorum.Özellikle son aylara bakarak, kapkaç ve hırsızlık olaylarının artan bir ivmeyle gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak, bundan insanlarımız arasındaki huzura kastedildiği sonucunu çıkarabiliriz.Bir olayın bir anda bu kadar artması ve yayılması hiç de tesadüfi değildir.Halk içinde korku, tedirginlik, huzursuzluk ve güvensizlik halleri tam da istenildiği ve terörün amacına uygun olduğu şekilde gerçekleşmektedir.
Tüm bunların bu kadar yayılması daha önce de dediğim gibi tesadüf olmamakla beraber, tek bir kuvvetin sonucu da değildir.Türk medyası bu konuda da sınırlarını aşmış ve haber verirken kime, nasıl, ne amaçla haber verdiğine dikkat etmemiştir.Bültenlerde neredeyse her akşam rastladığımız kadarıyla, zorunda kalsak biz bile kapıp kaçabilecek, ev soyabilecek kadar eğitilmiş hale geliyoruz; ki bu haberleri bir tek biz yani mağdur konumundakiler izlemiyor.Yöntemlerin uygulamalı olarak tekrar tekrar gösterildiği, açık açık anlatıldığı bu programlar bir kitle iletişim aracından mesaj verdiklerinin bilincinde değilmiş gibi davranıyorlar.Medyamızın kendi kendini ele verme, kötü imaj yaratmada özellikle son günlerde üstlendiği misyonu göz önüne alırsak esasında bu durumu çok da yadırgamamak gerekir.
Son olarak, sivil bir terörle mücadele kapsamına koyduğum bu konu üzerine önemle eğilinmesi gerektiğini ve bu faaliyetlerin korku salarak ve geniş çapta tedirginlik yaratark, iç huzurumuzu zedelemelerine daha fazla izin verilmemesi için bir şekilde, yetkili merciilerce önünün kesilmesi gerekir.Böyle bir bölünme ve yılgınlığa kimsenin tahammülü olduğunu sanmıyorum..

Wednesday, December 21, 2005



Acaba bazı şeylerin farkına gerçekten sonra mı varıyoruz...Valla bilemiyorum bunun cevabını ama sanırım odaklandığımız, dert edindiğimiz bir hedef yüzünden yanıbaşımızdakileri ya da yanıbaşımızdan geçenleri ve gidenleri görmüyoruz.Özellikle de zamanı...Zaman zaten akıp gidiyor, onun bi çaresi yok da acaba çaresi olanlara müdahale ediyor muyuz...Sorun burda işte...
Lise yılları insanın belki de yaşadığı yaşayacağı en güzel yıllardır ..Bense hep bu seneleri nasıl geçirdiğimi sorguladım durdum ve hep aynı sonuca vardım: Zaman akmış ve gitmiş, çevremdekiler de. Şimdi ne elimde o zamanlar var, ne de o insanlar çevremde. Yalnız bu kadar kötümser olmamı engelleyen şeyler de var işte..Gözünü sevdiğim teknoloji!!!..MSN sohbetleri sayesinde birçok arkadaşımla ne kadar iyi anlaştığımız sonucuna varabildik örneğin..O kadar seneyi beraber geçirmemize rağmen ne kadar az paylaşımda bulunduğumuzu farkettik çoğu zaman.Fırsatlar bulamayışımızı, içinde bulunduğumuz koşuşturmaya bağladık; bulduğumuz fırsatları değerlendiremeyişimizi neye bağlayacağımızı bilemedik.Bahne bulamadık, belki de bulmak istemedik daha fazla. Hep bu bahaneler değil miydi zaten şu mevcudiyetin mimarı...

Belki yeterince "geç" ti ve biz durumun vehametine "güç" kısmına geçmeden değinmeliydik.....





Kimin ne kadar duyarlı olduğunu anlayamadığım, kişilerin tepki vermeyi bile doğru düzgün beceremediğine inandığım, kendimi de sürekli sorguladığım bir konu aslında bu... Irak Savaşı...Demokrasi adına yapılanlar, demokrasi adına yitirilenler, demokrasi adına hayatlara sıkılan binlerce mermi ve hiç de kapanası olmayan yaralar, dinmeyecek yaşlar, ötesinde hafızalara kazınan birçok sahne...Bilmiyorum ki nasıl bir durum nasıl bir zihniyet nasıl bir vicdan ve bilmiyorum ki nasıl anlatılır..En iyisi elime yeni ulaşan bir maili sizinle paylaşmak..Hazır biraz konuyla aramız açılmışken belki bişiler bir kez daha canlanır hafızamızda..



Irak Savaşı nda annesi ve babası ölen kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir çocuğun savaşı yöneten "tommy franks" a yazdığı şiir....
*********************************

Merhamet hür dünyaya bu kadar mı IRAK ta?
Ben Basra lı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr.Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.
Ve insan hakları Namlularından
Saniyede bilmem kaç adet.
Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.
Annem yoktu zaten
Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya,anlamadım
Çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.
Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
İnsan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?
Zenginlik insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
Ayaklarım hastanede
Ve giymeye kıyamadığım pabuçlar kaldı elimde.
Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları bari işe yarasın
Kimbilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlarsın.

Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mı IRAK tı?....

*********************************************************************

Tuesday, December 20, 2005

20.12.2005-----02:35

Yanlışlığına doğruluğuna,cümleler arası bağlara,ne kadar edebiyat parçalanıp parçalanmadığına dair hiçbir kaygı taşımadan yalnızca ve yalnızca yazılmış birşeyler....


Bazen yakın arkadaşlıkların sınırının neresi olduğunu sorguluyorum.
Nereye kadar gidip,
nerede durmalıyım diye.
Kimi ne kadar sevmeliyim,
nerden sonra tehlike çanları alarm vermeye başlar diye.
Belki de "kimi" değil "O" nu ne kadar diye...
Bazen de sorgulamayı kesiyorum..
Kesiyorum, kesiyorum ve yeniden anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışıyorum.
"Yakın" ı kesiyorum orasından burasından
ve yine anlamlar çıkarmaya çalışıyorum.
Yak-mak diyorum çanlar çalmaya başlıyor.
Hayır, bu olmaz, olmamalı....
Yakın-mak diyorum
yaralanmak şeklinde tezahür ediyor.
Kaldırabilir miyim diyorum, düşünüyorum
ve daha çok yaralanıyorum..
Sonra sınır koyuyorum.
Bir şekilde!!..
Olması GEREKENİ belirliyorum
ve tamam diyorum burda durMALIyım..
GEREKTİĞİ gibi olmuyor her defasında,
ve her defasında yeniden çiziyorum sınırı.
Siliyorum, çiziyorum, siliyorum, çiziyorum, siliyorum....
Ve bu defa...
İlk defa...
Çizemiyorum.
Karalama kağıdına dönmüş yüreğim sınırlarını zorlamış
ve yırtılmış sonunda.
Yeni bir sayfa açmadığım sürece çizemiyorum..
Ve artık ben O nunla yepyeni bir sayfa açıyorum....
Sınırlar..?
Her zaman olduğu gibi yine belli ama aştım bir kere
ve geri dönemiyorum..
En acısı da ne biliyo musun,
"O" sınırın öbür tarafında,
olması gerektiği yerden bana en doğal,
en "her zamanki" haliyle bakıyor..
Üstelik benim tanımadan geçtiğim,
aramızdaki hattan bihaber!..

"Üniversite yıllarıdır ki insanın hayatının..."
diye başlayan uzun uzun cümleler kurulur çevremizde hep.
Uzun uzun nasihat edilir bazı şeyler..
Belki de sırf bu yüzden tam da yapıma uygun haliyle reddetmişimdir bişeyleri...
Nasihat edildikçe içimde daha da büyüyen bir
"hadi canım siz de" cilikle...
Belki de tam olarak bu değil de,
beni rahat bıraksalar da artık,
nasılsa onların dediklerine varacak herşey zaten
fikrinin dışa vurumuydu..
Kim bilir.....
Nihayetinde herşey tahminlerin berisinde kalacak şekilde gelişti
ve
onlar haklı çıktı...
Ben haklı çıktım....
Ve sonuçta gördüm ki elimde tuttuğum şey
ne kadar büyük boyutlarda da olsa bir sıfırmış...
Kocaman bir sıfır...
Ama o kadar kocamanmış ki
ve
elimi o kadar doldurmuş ki
farkına bile varamamışım kapla(ma)dığı alanın..
Ne zaman ki birileri yanıma sokulmuş
ve
görmüşüm ellerinde tuttukları,
haklı nimetten saydıkları non"O" ları
işte o zaman anladım ki....
....ARTIK ZAMANI GELMİŞ..!!!

...Sanırım artık zamanı geldi...